HASTALIK YAŞLANMA ve ÖLÜME DAİR

Elli yaşıma doğru yaşlandığımın farkına vardım. Ufak tefek bedensel rahatsızlıklar, iş stresi, kızımın artık biz olmadan da ayakları üzerinde durabilecek olması. Hepsi birden oldu sanki. Ama en kötüsü annemin Alzheimer Hastalığında kaybolmasıydı. Çağlar boyunca insanlar hastalık, yaşlanma ve ölüm duygusu ile başa çıkmanın çeşitli yollarını bulmuşlar. Beni dinginleştiren ve yalnız olmadığımı düşündüren ise yine bir kitap oldu.

Fotoğraf: Dilek Necioğlu Örken

Paul Auster’ın Kış Günlüğü yaşlanma bunalımına iyi geliyor çünkü yazar da kendi yaşlanma serüvenini anlatıyor. 2002 yılı Paul Auster için berbat geçiyor. Annesi ölüyor, uzun uçak yolculuğu nedeni ile bacak toplar damarında pıhtı gelişiyor, önce sağ sonra sol gözünün korneası yırtılıyor, arka arkaya panik ataklar geçirmeye başlıyor ve sonunda da iyi bir şoför olmasına rağmen karısının yaralanmasına neden olan bir trafik kazası geçiriyor. Kitapta kazaya giden yolu adım adım anlatırken aynı zamanda okura yaşlanmasının getirdiği değişiklikler nedeni ile araba sürüşünün nasıl etkilendiğini de şiir gibi aktarıyor. Ve “neredeyse ölümcül bir anda kendinin de size çarpan kadın kadar budala ve deli olduğunu anladığın için” o günden sonra bir daha direksiyon başına geçmiyor. Kitapta beni en çok etkileyen ise belki gençliğimde hayranı olduğum için aktör Jean-Louis Trintignant ile bir kitap okuma etkinliğinde aralarında geçen konuşma. Trintignant konuşkan olmayan, çekingen bir insan. Provanın bir noktasında, üstelik hiç yeri değilken Trintignant sana dönüp kaç yaşında olduğunu soruyor. Elli yedi diyorsun ve kısa bir duraklamadan sonra sen de ona kaç yaşında olduğunu soruyorsun. Yetmiş dört diye cevap veriyor ve yine kısa bir duraksamadan sonra çalışmanıza dönüyorsunuz. Provadan sonra, izleyiciler yerlerine yerleştirilip gösteri başlayana kadar beklemek üzere sizi kilisede bir odaya alıyorlar (...) Bir koltuğa oturuyor ve kimseyle konuşmadan sessizce odadakileri seyrediyorsun; sonra Trintignant’ı görüyorsun, o da üç metre kadar ileride sessizce oturuyor ve çenesini avuçlayarak dalgın dalgın yere bakıyor. Sonunda başını kaldırıyor, göz göze geliyorsunuz ve hiç beklemediğin bir içtenlik ve ciddiyetle, “Paul, sana söylemek istediğim bir şey var. Elli yedi yaşındayken kendimi yaşlı hissederdim. Şimdi yetmiş dördümde o zamankinden daha genç hissediyorum,” diyor.

Bu başlık altında anılmaya değer bir diğer kitap da 2018 yılında aramızdan ayrılan Philip Roth’un Sokaktaki Adam romanı. Ölümü nedeni ile kitaplarını kütüphaneden indirip karıştırmaya başlayınca Sokaktaki Adam’ı elimden bırakamadım. Son yıllarda epey hesaplaştığım hastalık, yaşlanma ve ölüme dair müthiş kitaplar arasında yerini aldı. New York’ta başarılı, ödüllü, reklam ajansından emekli sanat yönetmeni, genç kadınların ilgisini çekmiş, evliliklerini yürütememiş, ilk evliliğinden kendinden nefret eden iki oğlu ve ikinci evliliğinden ona hayran bir kızı olan, sevdiği insanlara ihanet etmiş, görece güzel bir hayat sürmüş Sokaktaki Adam. Sağ şah damar arteri ameliyatı için bir çarşamba sabahı erkenden hastaneye gitti (…) Maskeli anestezi uzmanı lokal mi yoksa genel mi diye sorduğunda genel dedi (…) Hiç de yere yıkılmış gibi hissetmedi kendini, ölüme mahkum değildi, yeniden kendini gerçekleştirmeye hevesliydi, ne var ki bir daha hiç uyanmadı. Kalp durması. Artık yoktu, varlığından azat edilmişti, bir hiçliğe giriyordu ve bunun farkında bile değildi. Tıpkı en başından beri korktuğu gibi.

Son olarak da gülerek okuyacağınız Jean-Louis Fournier’nin Son Siyah Saçım ve İhtiyar Delikanlılara Bazı Öğütler’i ile üçlemeyi bitirelim.

İnsan ihtiyarladığının nasıl farkına varır biliyor musunuz? Bronzlaştığında bile güzelleşmez.

İnsan yaşlandığının nasıl farkına varır biliyor musunuz? “Artık gazeteler daha küçük harflerle basılıyor” demeye başladığında.

Ölümden sonra hayat var mı? Kesin olan şey şu ki hayattan sonra ölüm var.

İnsan yaşlandığının nasıl farkına varır biliyor musunuz? “Merdiven basamaklarını daha mı yüksek yapıyorlar acaba?” diye kendi kendisine sormaya başladığı zaman.

İnsan yaşlandığının nasıl farkına varır biliyor musunuz? “Tiyatroda oyuncular artık gittikçe daha kısık sesle konuşuyorlar” demeye başladığı zaman.

İnsan yaşlandığının ne zaman farkına varır biliyor musunuz? “Polis memurları gittikçe gençleşiyor” demeye başladığı zaman.

İnsan yaşlandığının ne zaman farkına varır biliyor musunuz? “Kendimi hiç bu kadar genç hissetmemiştim” dediği zaman.

Fournier bu ve benzeri bir çok aforizma ile yaşlılıkla, hastalıklarla ve ölümle eğleniyor.

Bu üç farklı türdeki kitapta benzer bir bakış açısı yakaladım. Yaşlanmak, hastalık ve ölüm korkutucu ama bir o kadar da doğal. Yarattığı kaygılar evrensel ve nasıl bir hayat yaşamış olursak olalım kaçınılmaz. Ancak yaş ilerledikçe kaygıların azalması ve kendini daha iyi hissedecek olmak umut verici. Ellilerinde hissetmediğin gençliği yetmişlerinde hissetmek. Bu bir çelişki mi? Yaşlanan bedenine uyum sağlamak ve onunla barışmak, kariyer ve iş stresinin sonlanması ve nihayetinde yasını tutacağın anne babanın kalmaması gençliğimizi bize geri veriyor.

Son olarak Fournier ile bağlayalım; “Vieillir s’écrit deux ailes”...

LinkedIn
WhatsApp
error: Content is protected !!